almanya türkiye yarı finalFutbol izlemekten nefret ederim ama, Dünya ve Avrupa Kupasını kaçırmam. İlk kez bu Avrupa kupasında son derece az sayıda maç seyredebildiğim içinde son derece rahatsızım. Çünkü hemen her yaz, “ah keşke bu yaz Avrupa ya da Dünya Kupası olsa da seyretsek” demişimdir.

Gelelim milli maçlara…

Beşiktaş taraftarı (idim). Avrupa’da sayısız maç kaybettik, kazanılamaz bazı maçlar kazandık, bazı maçları da olur olmaz şekillerde verdik. Çok iplemedim.

Milli Takım birsürü maç kaybetti, birkez bile “ah be” demedim.

Çünkü, haketmemiştik. Çünkü, kazanma hırsı,mücadele yoktu. Hani “formasını ıslatmadı” derler ya, zoraki çıkmışlardı sanki maçlara…

Yıllarca spor yaptım, çok kötü oynadığım -ama oynamasını en sevdiğim!- futbolda bile, kendimi paraladım,sakatladım,can ciğer kuzu sarma olduğum adamların kaval kemiklerini çatlattım yeri gelince. Bu duyguyu bilen biri, daha adil ve objektif olabiliyor.

Ama bu Avrupa Kupasında bambaşka bir Türkiye vardı. Final maçı nelere gebedir bilmem ama, Türkiye bu kupanın en özel takımıydı. Atıp tutmayalım; öyle büyük yeteneklerimiz filan yok. Ağa babaları Nihat bile İspanya’da, göreceli olarak mütevazı bir takımda oynuyor.

Fatih Terim, futboldan belki ancak benim kadar anlıyor. Hala savunmamız orta yapacak adamı Jet Li filmi gibi izlerken dibindeki adamın pozisyonunu unutuyor, hala boy ortalaması bizden 15 santim fazla olan takımlara son çizgiden orta yaparak gol atmayı umuyoruz. Kalecilerimiz hala ne zaman çıkması, ne zaman kalması gerektiğini bilmiyor. Daha kötüsü, topu yumruklamanın penaltı kadar tehlikeli olduğunu hala anlayamadılar (Rüştü’nün topu yumruklamasından dolayı yediği gollere bakın; bu adam yediği gol kadar penaltı kurtaran, iyi reflekslere sahip bir kaleci)

Bunların hiç önemi yok. Ben ilk kez, herhangi bir konuda, Türk insanının “takım olabildiğini” gördüm. Burada bahsettiğim şey uyduruk bir sportif başarı değil; bir zihniyet değişimi. Birbirimizi tutup aşağı çekme ilkelliğinin tamamen değiştiğini gördüm bu Avrupa kupasında. İlk kez, takımın mücadelesinden, “takımlığından” gurur duydum. Ve cidden çok ama çok üzüldüm elenmemize. Ama o kadar çok şey kazandık ki, elenmek basit bir detay benim için. Umuyorum ki, Türk insanının çoğu buna bir sportif başarı gibi bakmak yerine, benim gördüğümü görür. Almanya gibi, tarihinde daima son saniyeye kadar mücadele etmiş bir takımla, bir “zihniyetle” oynadık ve onlardan bile daha fazla mücadele ettik. Bu çok önemli bir olgu. Kazanamadık, çünkü kabul edelim, ne o kadar tecrübeliyiz, ne onlar kadar güçlüyüz, ne de onlar kadar büyük oyuncularımız var. Ama bana sorarsanız, en “takım gibi” takım bizdik. En “iyi takım” yine bizdik.

Gelelim Fatih Terim meselesine. Fatih Terim’den futbol dışı nedenlerden ötürü pek hoşlanmam. İyi bir teknik direktör olmadığını da ben değil, hemen herkes söylüyor. Ama adam çok iyi bir lider oldu. Şunu da iddia ediyorum, bu takım, Fatih Terim’den başkasıyla buralara gelemezdi. Hala hoşlanmıyorum; ama saygıyla hakkını teslim ediyorum.

Futbol çok basit bir spor, üzerinde de konuşmak aptalca ve değersiz. 1.5 saatlik maç üzerine 4 saat konuşabilen adamlar var. Saçmalık.

Bırakın Avrupa Kupasını almayı, Dünya kupasını da almak çok önemli bir mesele değil. Kaçınız bundan önceki 3 dünya kupasını kimlerin aldığını sayabilir?

Burada küçük ama önemli bir devrim var. Önemli olan bu. Aslında, ne bileyim, Hollanda gibi, Almanya gibi, İngiltere gibi yıldızlarımız olup da kupayı alsak, bunun üçte biri kadar sevinmezdim; çünkü bu salt bir sportif başarı olurdu, hepsi bu. Ama inanıyorum, bu olay, bazı insanlara ilham verecek. Ne bileyim, küçük bir sanayici, “evet, ben dünya çapında olmayan, pencereden don lastiğine herşeyi üretmeye çalışıp bunları da vasat yapabilen bir adamım; ama bundan sonra araba aynası yapacağım ve bu alanda dünyanın en iyisi olacağım” diyebilir. Çünkü artık önünde ona ilham kaynağı olacak bir model var.

İnsanlar, imkansızlıklar içinde büyük işler yapabilirler; belki çok büyük alanlarda filan değil, belki dünya yerinden oynamaz ama küçük devrimler hayatımızı çok fazla etkiliyorlar.

Bu akşam belki sahadaki bütün futbolcular ağladı, ama yarın ne kadar eşsiz bir deneyim yaşadıklarını belki çoğu farkedecek. 10 sene sonra çoğumuz bu geceyi hatırlamayacağız; hatırlayanlarımız da fazla iplemeyecekler belki; ama onların hayatı çok ciddi şekilde değişmiş olacak.

Evet, hayatımda ilk kez bir maç kaybettiğimiz bu kadar üzüldüm, hatta ilk kez samimi olarak üzüldüm çünkü ortaya konanlara bakınca daha fazlasını hakettiler diyor insan; ama dünya da adaletin terazisi filan değil. Ama şu da varki, aslında üzülecek Bir şey yok, kaybettiğimizden çok daha fazlasını zaten kazandık.

Kuzenimin kızı yaklaşık 24 saat önce ÖSS’ye girdi.

Saatler sonra teyzem, sabahın köründe gördüğü bir manzaraları anlattı; evinin önünde okul var.

Fakir insanların sabahın köründe gelip bekleşmesini, çocuklardaki korkuyla karışık umut ve heyecanı. Kuzenimin kızı epey kıyak özel dershanelerde hazırlandı sınava (villadan bozma biryer). Hesapta çok iyi dershaneymiş. Sınava otobüsle, sıkış tepiş gitmek zorunda kalmadı.

Sonuçta o da, sabahın köründe okul kapılarında bekleşen fakir aile çocukları da kaybetti sınavı. Türkiye hepten kaybetti; bundan 12 saat sonra insanlar Çek Cumhuriyeti’ni yendik diye birbirlerinin sırtına çıkıp maymun gibi havaya ateş etseler de…

Türkiye’deki fiyasko eğitim sistemi -ki bu ne eğitim, ne de bir sistem var ortada!- dershane esnafını, uyduruk dergilerini, paragöz “örtmenlerini” beslemeye devam etti. Ne uğruna? Dünyada geçmeyen, bilim deyince esamesi okunmayan bir ülkenin, depreme dayanıksız betonarme üniversitesinden alınacak bir kağıt parçası için. İşsizlik ordusuna katılacak, sağda solda çürüyecek, ölü eşek fiyatına çalışacak bir nesil zavallı sürüsüne dahil bir genç olarak piyasaya düşmek için…

Kuzenimin kızı Nelson Mandela’yı tanımaz. Çözdüğü bir matematik problemini görünce dehşete düştüm: cümleyi “analiz ediyor”, “ne tip soru” olduğunu “buluyor”, kendinin de ne olduğunu bilmediği “formüle yatırıyor”, tam çıkmasa da en yakın şıkkı işaretliyor! İsabet oranı %80 üzerindeymiş. Dershane esnafı öyle öğretmiş!

Hızarın bile insanlığa bir yararı vardır; kalası alır işimize yarayacak bir eşya haline getirir. Oysa Türkiye’deki eğitim-adı-altındaki-fiyasko, potansiyel olarak birşeyler yapabilecek çocukları alıyor, senelerini harcıyor, aptallaşmış, düşünemez varlıklar olarak, ucuz işgücü olarak sokağa atıyor.

Fakir fukara insanlar, aman çocuklarımız bizim gibi olmasın, kazmanın sapını kırsın(*) diye olmayan imkanlarını seferber ederek dershane esnafına yediriyorlar.

Herkesin kabullendiği bu iğrenç düzenden tiksiniyorum.

Yaş kemale erdi, okuduk üfledik filan ya, nasihat isteyene “okuma, çok okuyacağım diye tutturduysan git başka ülkede oku” diyorum.

“Futbolcu olacağım” diyen veledin, “aferin oğlum” diye kafasını okşuyorum. Doktor filan derse de iyi, muayenehane açar, hastaneden hasta kapar yolunu bulur. “Ben genetik okuyacağım” filan diyen akıllı veletler çıkıyor, “sittir lan Amerika mı burası” diye azarlıyorum.

ÖSS’de dereceye girenler yine dershaneler oldular. Parası pulu olan birçok enayi ebeveyn de, “aman çocuk okusun, böyyük adam olsun” diye, çocuğunu yurtdışına göndermek yerine, özel okullara, dershanelere, “hocalara” .oku .okuna para verdi. Oysa, özel okulda çocuk okutmaya harcanan para, Oxford’a, Harvard’a filan 4 senede verilenden daha fazla! Gerçekten öyle! Lütfen araştırın, bu da insanlığa faydam olsun! (Bu arada çocuğu İsviçre, Belçika, Hollanda gibi ülkelere gönderirseniz en az iki dil öğreniyorlar, burada kalanlar Türkçe’yi bile ya sökemiyor, ya da unutuyor!)

*Kazmanın sapını kırmak: Trabzon’da öğrendim, yerel bir deyimmiş. “Oku, adam ol” anlamında. Şimdi, “kazma ol” diye değiştirilebilir.

su maymunuSu maymunu akvaryumcular bilir, ama bu isimle değil: Su maymunu, esasen Artemia Salina’nın bir türüdür ve komiktir ama, tescilli bir markadır.

Ama bu su maymunu, o su maymunu değil!

Son zamanlarda bir su maymunu çılgınlığıdır gidiyor! Bu su maymunu dedikleri şeyin bizim Artemia Salina ile alakası yok. Bunlar, suda şişen renkli toplar.

Suda şişen bu renkli topları canlı zannedenler olduğunu akvaryum.com forumlarında öğrendim. Hayır; canlı olmadıkları gibi, sizi de canınızdan edebilirler! Bu renkli topların oldukça kanserojen oldukları söyleniyor. Çocukların ilgisini çok daha fazla çektiğinden, bu tip şeyleri çocuklarınıza kesinlikle almaya yeltenmeyin. Muhteviyatı nedir bilmiyorum; açıklanmıyorda.

Bu renkli toplar hakkında gerekli açıklama ve uyarıyı yaptıktan sonra, gelelim gerçek su maymunlarına!

Dediğim gibi, sea monkey bir tür Artemia. Hibrid bir canlı olduğu söyleniyor; yani bildiğimiz Artemia Salina’dan laboratuar ortamında üretilmiş. Deniz atını andırıyor, geri yüzebiliyor, suda gerçekten maymunluk(!) yapıyor. Aile kurdukları, hatta aile arasında kavga ettikleri söyleniyor (test kabında İtalyan ya da Türk kanı kalmış olmalı!).

Gerçek su maymununu Türkiye’de görmedim, satıldığından da emin değilim. Hatta Southpark’ın bir bölümünde bundan esinlenildiğini görmüştüm. Gerçekten de, Pakmaya gibi bir poşette satılıyor ve akvaryuma atıp çıkmalarını bekliyorsunuz. Artemia çıkaranların yabancı olmadıkları bir şekilde yumurtadan çıkıyorlar. Kilosu 1.000 YTL (eskilerin dedikleri gibi 1 milyar!) den fazla olabilen Artemia Salina’dan bile daha pahalılar; ufacık paketin ABD fiyatı 7 dolar civarı.

Esasen bu bir mini tuzlu su karidesi. Artemia Salina nadiren 1 santim olabilirken, sea monkey 2-2.5 santim olabiliyormuş. 2 sene yaşadıkları söyleniyor ama Artemia tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki, bu minik şeyleri yaşatmak bahçe havuzunda Discus üretmekten daha zor olmalı.

Eğer çocuğunuza su-bişeysi alacaksanız, sea monkey iyi bir seçim olur. Ama diğer su maymunundan, yani suda 400 kat şişebilen, boyalı, misketimsi, ne idüğü belirsiz şeylerden uzak durun!

Sihirli su topları diye de satılan bu tuhaf şeyleri satın alanlardan bazıları hastalanmış ve Sağlık Bakanlığı bu ürünlerin ithalatını yasaklatmış. Ben de Zaman gazetesinin yalancısıyım.